“Sorunlar küresel ısınmadan kaynaklanıyor” yaklaşımının sakıncalı sonuçlara yol açabileceğini sürekli gözlüyoruz. Dar görüşlü yöneticiler bu tür kuru sıkılardan yararlananların başında. Başları sıkıştığında, “iklim değişikliği” gerekçesinin arkasına sığınıveriyorlar.
Uzun zamandır haber konularından biri üç büyük kentimizdeki su sıkıntısı. Yöneticiler kadar öncüllü demeç sahipleri de söze “küresel ısınmaya bağlı kuraklık…” diye başlıyorlar. Oysa bu gösterişli demeçlerden önce kayıtlara göz atılsa, Türkiye’nin 8-10 yılda bir dönemsel ve bölgesel kuraklığa uğradığı, yaşanan sıkıntıların da bu hesabın yapılamayıp, kentleşmenin ölçülememesinden kaynaklandığı anlaşılacak.
Özellikle üç ilin aynı çerçeve içine alınıp, küresel ısınma ile birlikte değerlendirilmesi, kamuoyunu yanıltıyor. İstanbul’da ve İzmir’de bu yıl su sıkıntısı olmayacak. İçinde bulunduğumuz mevsime göre, ülke genelinde barajlarımızdaki doluluk oranı da kötü değil.
Ankara’yı bekleyen facia
Ankara, ise “kâbusun eşiğinde”. Hiçbir demeç ve politik manevranın örtemeyeceği bir çıkmaza yol alıyor başkentimiz. Su rezervi 70 milyon metreküp dolayında ki, bu da kenti Eylül sonuna çıkarabilir. DSİ ve ASKİ ortak açıklamasında Kızılırmak’tan su çekilmesinin kararlaştırıldığı, projenin bir yılda bitirileceği belirtiliyor. Belediye Başkanının açıklaması “Aralık ortası” gibi daha iç açıcı(!). Demek ki, iyimser hesapta bile Ekim ve Kasım aylarında Ankara’nın ne yapacağı belirsiz. Kimi sivil toplum örgütleri, eldeki raporlara bakıp, Kızılırmak’tan su çekilmesine karşı çıkıyor, pahalı ve kirli olan o suyu istemiyor. Oysa Yönetim öyle bir umarsızlık ve panik içinde ki, karşı çıkmak bir yana, olabildiğince önleri açılmalı. Çünkü olmayan suya korkunç bir bedel ödenebilir.
Tarihsel gerileme
DSİ, uzun dönem planında, 2004 yılında Gerede Uzunsu çayından Çamlıdere Barajı’na su aktarılmasını, 2027 sonrasında da kentin su gereksiniminin Kızılırmak’tan sağlanması gerektiğini öngörürken, iki konu yeterince değerlendirilmiyor. Birincisi en kötü iklimsel rasgelelik koşullarıyla, kentsel gelişim boyutlarının çakışması. İkinci yanlışın kökeni eskilere gidiyor. Elmadağ ve yeraltı kuyuları dışında Ankara’nın içme suyu, ilk kez Çubuk-1 Barajı ile 1930’larda ele alındı. O günden bu yana tüm su yapıları kentin kuzeyine kümelendi. Su havzalarının birbirine yakın yağış ve akış rejimlerine sahip olduğu görülemedi. Bu yanlış sürüyor.
Belediye on beş yıldır Kavşakkaya’dan başka su biriktirme yapısıyla ilgilenmedi ama bu dönemde Çubuk 1 ve Bayındır barajları ile yeraltı suları devreden çıkarıldı. Sürekli artan gereksinime karşın giderek azalan biriktirme yeteneği. Doğal olarak deniz bitiyor.
Kavşakkaya’nın bir de ilginç öyküsü var. Topladığı suyu Kurtboğazı’na aktarması öngörülen Baraj için ASKİ 31 Mayıs 2005’te ihale açıyor. Katılan dokuz firmanın önerileri 12-19 milyar YTL arasında. Bu arada ne oluyorsa, en düşük fiyat sahibi “Kolin İnşaat” dışlanıp, Belediye işi kendisi yapmaya karar veriyor. “- Baraj ihaleye çıksaydı 100 milyon dolara mal olurdu. Biz yapıyoruz. 20 milyon dolara mal oluyor. Melih Gökçek, 23.7.2005, Türkiye”. Yorum yok.
Başkanın Demeçleri
DSİ yetkilileri Gerede Su Sisteminin ele alınması konusunda ara sıra Belediyeyi uyarıyorlar. Gelen yanıtlar aşağı yukarı aynı “Ankara’nın su sorunu yok, olursa biz çözeriz”. Son anda bile öncelikle seçim aradan çıkarılmaya çalışılıyor. Bu oyunun tehlikesini birlikte yaşayacağız. Ekranların değişmez yüzü olan Başkan, yapmadığı yatırımlar kadar, verdiği demeçlerle de konunun uzağında olduğunu kanıtlıyor:
“Gökçek, barajlardaki su seviyesinin neden düşük olduğunu belirterek, `Bu sene Trakya, İstanbul, Bolu ve Karadeniz Bölgesi`ne yoğun yağışlar düştü. Kimi zaman bu yağışlar zaman zaman sel felaketlerine neden olurken, İç Anadolu Bölgesi`ne ve özellikle Ankara`ya su sağlayan barajların bulunduğu Çamlıdere, Kızılcahamam havzaları çok az yağış aldı. Ayrıca kışın yağan kar da uzun süre dağlarda kaldı ve yavaş yavaş eriyerek toprağa karıştı. Oysa barajların yeterli suya kavuşabilmesi için kar yağışının ani bir yağmurla birleşerek suya dönüşmesi ve barajlara akması gerekiyor` açıklamasında bulundu. 9.8.2006, Dünya”. Başkanın sözünü ettiği yağışlar 2005-06 kışına aittir ve bu açıklama su bilimi (hidroloji) tarihine geçmelidir. Sürdürelim.
“Yeni yıldan sonra eğer yağış olmazsa 15 gün içinde su kesintilerinin kaçınılmaz olacağını kaydeden Gökçek, su sorunun küresel ısınma sonucunda Türkiye`nin ve dünyanın sorunu olduğunu söyledi. 23.12.2006, ANKA”. Demeçler güzel ama ortada ne yatırım, ne de kesinti vb görülmüyor. Bu açıklamaya göre kesintiler Ocak ortasında başlamalıydı. Başkan kâh barajlarda günlük buharlaşma oranının 350 bin metreküp (kentsel kullanımın üçte birini aşkın) olduğunu söylüyor, kâh kışın güçlü yağışlarını Ankara’nın 1,5 günlük su tüketimi diye geçiştiriyor.
Oysa politik söylemler barajlara su eklemiyor. Hiçbir karşı görüşün o suları boşaltmadığı gibi…
Gerede Su Sistemi
Nitelikli sulara sahip Gerede’de iki barajla 30 km lik tünel yapılsa, Çamlıdere Barajı’na su aktarılabilecek. Çamlıdere’nin hacmi 1,2 milyar metreküp, yani İstanbul’un tüm biriktirme yeteneğinden fazla, dolsa Ankara’ya 3 yıl yeter. Ama elde su bulunmalı ki o hacimden yararlanılsın. Bakmayın siz Başkanın “bir yılda su alırız” dediğine, Gerede sularından yararlanmak için uzun yıllar gerek. Yönetim öyle hazırlıksız ki, o seçenekle ilgili söylevler bile yeni başladı, nerede yapılabilirlik dosyaları, koşulları vb. Çağdaş dünyada su döngülerini izleyen, kuraklık, taşkın vb süreçlerini değerlendiren su bilimi verileri 30 yıldan önce güvenilir sayılmaz. Bizse “bu süreler 30 güne iner mi?” hesabının içindeyiz.
Kızılırmak Suyu
Son dönemde öne alınan Kızılırmak suyu, DSİ tarafından 2030’lu yıllara saklanıyordu. İşler ters gidip, başkent yıkımla yüz yüze gelince, DSİ politika değişikliği ile o projeyi desteklemeye başladı ki iyi de ediyor. Bir kere Gerede sisteminin gerektirdiği yapılar üç yıldan önce bitmezdi, bizimse artık yitirecek üç dakikamız bile yok. İkincisi, Belediye hesapları güz ve kış yağışlarına göre oturttu ama kuraklığın bir yıl daha uzamayacağına kim güvence verebilir ki? İki ay yerine iki yıl susuz kalırsak? Üçüncü konu, 3,5 milyonu aşkın kentte tüm yumurtaların aynı sepete konması, tüm su alma yapılarının kuzeye yığılması yanlışıydı. Kızılırmak suyu kullanılmasa bile hemen Ankara’ya ulaştırılmalıdır. Bu iş örneğin geçen yıl gerçekleşseydi, yarı yarıya harmanlama ile (özellikle sivil toplum örgütlerinin dikkatine: içme sularının harmanlanması, yaygın bir uygulamadır), uzunca süre sertlik ve sülfat değerleri hoş görülebilir düzeyde kalabilirdi. Bugün “keşke su gelse de, o sertliğe, sülfatın getireceği o acı tada kavuşabilsek” noktasındayız. Bu işe karşı çıkan diğerleri mikrobiyel kirlilikten söz ediyorlar. Oysa Kurtboğazı barajında sorun daha yoğun olup, kentte uygulanan arıtma sistemi ile giderilebilmektedir. Biyolojik elverişsizlik, Kızılırmak suyunun niteliğinde önemli bir sakınca değildir. Kesintiler ve evsel depolama, uzmanlarca günlerdir belirtildiği üzere, daha önemli sorunlar doğurabilecektir. Sivas, Kayseri, Nevşehir ve Kırşehir’deki kentsel ve endüstriyel arıtma sistemleri ivedilikle elden geçirilip çalışmaları izlenmelidir. Kızılırmak havzasının büyüklüğüne karşın, nüfus ve endüstri yoğunluğu korkulacak düzeyde değildir. Belediye’nin, artık alıştığımız “yargı önümüzü tıkıyor, boruların yol kıyısına döşenmesini Karayolları engelliyor” gibi sudan gerekçeli yakınmalarına fırsat verilmemelidir. Kuşkusuz geniş görüşlü bir yönetim bu pürüzlerin çıkacağını yıllar önce görüp zaman içinde gerekli çözümleri üretirdi ama nerede bizde o şans? Şu anda Ankara halkı en hızlı çalışma koşullarında bile aylarca susuz kalmayı göze almalıdır.
Başkentte hastanelerin alarma geçirilmesi, tifo, kolera, dizanteri, sarılık, kolera vb salgınlara karşı aşı ve serum depolanması, öğrencilerin aşılanması, okulların düzenli dezenfeksiyonu ve gerektiğinde hemen kapatılması, dışa göçün özendirilmesi, araç yıkamanın yasaklanması, çok su tüketen işletmelerin devre dışı bırakılması (örneğin işletmelerin Ankara’daki fabrikalarını bakıma alıp, gereksinmeleri bir süreliğine kent dışından getirmeleri gibi), halka kendi olanaklarıyla dezenfeksiyon yöntemlerinin öğretilmesi, yeşil alanların yok edilmesi gibi önlemler alınmak üzere “olağanüstü durum” ilanı, ivedi bir zorunluluktur.